Search on this blog

Search on this blog

Contact Number

0(552) 606 36 78

Ruhun Depremi

17 Ağustos’u yalnızca bir deprem tarihi olarak hatırlamak eksik kalır. Çünkü bazı felaketler yalnızca binalarda değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkide de iz bırakır. Depremden sonra yeniden inşa edilmesi gereken yalnızca şehirler değildir; insanın “güvendeyim” diyebilme duygusunun da yeniden kurulması gerekir.

Travma psikolojisi, ağır yaşantıların insanın dünyaya ilişkin temel kabullerini değiştirebildiğini gösterir. Psikolog Ronnie Janoff-Bulman’ın “temel varsayımların sarsılması” yaklaşımı da insanın dünyayı belli ölçüde güvenli ve öngörülebilir kabul etme ihtiyacına dikkat çeker. Deprem ise bu güvenin en somut dayanağını, insanın ayağının altındaki zemini sarsar. Bu nedenle yaşanan şey yalnızca korku değildir; insanın hayatı anlamlandırma ve geleceğe güvenme biçimi de etkilenebilir.

Deprem sona erdiğinde psikolojik etkilerinin de sona ermesini beklemek gerçekçi değildir. Yıllar sonra küçük bir sarsıntıda kalbin hızlanması, gece duyulan bir sesle irkilmek ya da sallanan bir avizeye kaygıyla bakmak, geçmişte öğrenilmiş tehlikenin bugünde yeniden hissedilmesiyle ilişkili olabilir. Zihin tehlikenin geride kaldığını bilse de bedenin bunu öğrenmesi bazen daha uzun sürer. Travmatik geçmiş, yalnızca hatırlanan bir anı olarak kalmaz. Bazen bedenimizin verdiği tepkilerde, kaçındığımız durumlarda ve güvenmekte zorlandığımız anlarda da karşımıza çıkar. Ancak insan ruhu yalnızca tehlikeyi ve kaybı kaydetmez. Yeniden güvenmeyi de öğrenebilir.

İyileşmek, yaşananları unutmak veya bir daha hiç korkmamak değildir. İyileşme, geçmişte yaşananların bugünün tamamını belirlemediği bir yere gelebilmektir. İnsan bir sarsıntıda yine korkabilir, bir deprem haberiyle eski kaygıları yeniden hissedebilir. Bu, iyileşmediği anlamına gelmez. Asıl mesele korkunun varlığı değil, insanın hayatındaki yeridir. Korku hayatın tamamını yönetmediğinde, geçmiş ile bugün arasındaki mesafe yeniden kurulmaya başlar.

Fakat burada sorumluluğu yalnızca bireye bırakmamak gerekir. Deprem korkusu yaşayan insanlara yalnızca kaygılarıyla baş etmelerini söylemek yeterli değildir. Çünkü ruhsal güvenlik, fiziksel güvenlikten bağımsız değildir. İnsanların güvenli yapılarda yaşaması, doğru bilgiye ulaşması, afet sırasında ne yapacağını bilmesi ve yaşadığı toplumun hazırlıklı olduğuna güvenebilmesi de psikolojik güven duygusunun bir parçasıdır. Bu nedenle afetlere hazırlık yalnızca mühendisliğin veya şehir planlamasının konusu değildir. Aynı zamanda toplumsal ruh sağlığıyla da ilgilidir. Bilgi ve hazırlık, bir depremin yaratacağı korkuyu bütünüyle ortadan kaldıramaz; ancak insanın belirsizlik karşısındaki çaresizliğini azaltabilir. Güvenli şehirler inşa etmek, aynı zamanda toplumsal güven duygusunu da güçlendirmektir.

17 Ağustos’u hatırlamanın anlamı da belki tam burada ortaya çıkar. Hatırlamak, yalnızca geçmişe dönmek değildir. Kaybettiklerimize duyduğumuz vefanın yanında, hayatta kalanların görünmeyen yaralarını fark etmek ve aynı acının yeniden yaşanmaması için sorumluluk almaktır. Çünkü toplumsal hafıza, yalnızca geçmişi sakladığı için değerli değildir. Gelecekte neyi değiştirdiği ölçüde anlam kazanır.

İnsan geçmişini değiştiremez ve kaybettiklerini geri getiremez. Hayatın bir daha hiç sarsılmayacağının garantisini de veremez. Ancak korkunun yanında yeniden güvene, bağ kurmaya ve geleceğe yer açabilir. Toplumlar da yaşadıkları felaketleri silemez; fakat o felaketlerden sonra nasıl bir gelecek kuracaklarına karar verebilir. Belki de hatırlamanın en anlamlı yanı budur; geçmişi değiştiremeyiz ama ondan sonra neyi değiştireceğimiz hala elimizdedir.  

17 Ağustos Marmara Depremi’nde yaşamını yitirenlerin anısına; geride kalanlara başsağlığı ve sabır dileklerimle…

Uzm. Klinik Psikolog Leyla Kılıç

admin

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *